Deniz Şahin

Türkiye’nin uzun yıllardır kurduğu güzel hülyalardan birisidir AB. ‘’Hülya’’ olarak adlandırıyorum çünkü 31 Temmuz 1959 da başlayan bir serüven bizim için. Dile kolay tam 59 yıldır aşılamayan bir sur, bir türlü varılamayan destinasyon, ikna edilemeyen veya ikna edilmeye razı olmayan batı toplumları ama herşeyin ötesinde Türkiye’nin yıllardır debelenip durduğu siyasi istikrarsızlık.

Burada istikrarsızlık kelimesi kullanıldığı anda gelen tepkiler genelde ‘’15 senedir var olan bir iktidar var neden istikrarsızlık olsun bu durum? ‘’ olarak değerlendirilmekte. İşte tam bu noktada parantez açmakta fayda var çünkü Sürekli iktidar istikrar değil İSTİBDAT getirir. Önemli olan bunu kavrayabilmek.

Biz dönelim şu kıymetli AB’ye.  Türkiye Cumhuriyeti AB Bakanlığının ‘’Türkiye AB İlişkleri’’ adlı yayınında ilk göze çarpan yer, 1963 de imzalanan ANKARA ANTLAŞMASI. Öyle ki Ankara Anlaşması’nın 28. maddesi ise Türkiye’nin üyeliğini düzenlemektedir:

“Anlaşma’nın işleyişi, Topluluğu kuran Antlaşma’dan doğan yükümlülüklerin tümünün Türkiye’ce üstlenilebileceğini gösterdiğinde, Akit Taraflar, Türkiye’nin Topluluğa katılması olanağını incelerler.”

Akit tarafların incelemesi tam 59 yıldır sürüyor. İncelenemeyen veya incelendiğinde gerçekten kriterlerin karşılanmadığı kanısına varılan şey ise Türkiye’nin sosyal, ekonomik ve siyasal koşullarıdır. Menderes döneminde başlayan 2018’e geldiğimizde Erdoğan ve siyasi ekibiyle devam ettirilmek istenen süreç başarısızdır. Süreci götüren ekibin bu konuda karnesi zayıftır.

Batı hattı olarak değerlendirilen Avrupa Birliği 90’lı yıllarda muhafazakar siyasetçilerin ‘’Hristiyan Birliği’’ olarak adlandırdığı bir yapı. Aynı siyasetçilerin 2002 sonrası AB üyeliği için olumlu adımlar atmaya çalışmalarının elbette bir karşılığı olmayacaktı. Olmasını beklemek zaten ‘’Hülya’’nın ötesine geçemezdi. Türkiye’nin demokrasi yolunda ileriye atacağı her adım Amerikan destekli NATO darbeleriyle kesilmiştir. Bu durum AB üyeliği noktasında çok önemli bir gelişme. Bizi AB’ye götürecek olan demokrasi sürece sekteye uğratılmıştır. Ancak 2002 sonrası ortaya çıkan durum başkadır. Bir askeri müdahale sonrasında demokrasinin yok olması değil, bizzat sivil iktidar erklerinin kendi elleriyle hazırladıkları metotların demokrasiyi paramparça etmesinden söz edilebilir.

Şöyle bir dönüp bakılırsa AB üyeliği konusunda, AKP iktidarı kurulduktan 2 sene sonra 2004 yılında Ankara Kızılay meydanında Havai Fişeklerle yapılan kutlamalar ve ardından yapılan açıklamalar ilginçtir. O günün gazetelerinde büyük puntolarla atılan başlıklar genel olarak; ‘’Hamdolsun üyelik tarihini aldık’’ şeklindeydi. Herkeste bir şeyler olacak inancı vardı. Öyle bir hava yaratılmak istendi ancak bu muhteşem kutlamalara rağmen hala tatmin olmayan kitleler vardı. Ki o kitlelerin ne kadar haklı olduğu zamanla anlaşılacaktı.

İlginç diyorum çünkü, kutlamaları yapan sözüm ona demokrasi şövalyeleri iktidarda ki yerlerinde kalmaya o günden beri devam ediyorlar. Aynı anlayış Türkiye siyasetinde hala etkin. Ancak AB ilişkileri yerle yeksan olmuş durumda. Üstelik artık bir AB bakanlığımızın da olmasına rağmen. İşte tam olarak o iktidar yetkilileri başta Cumhurbaşkanı olmak üzere 26 Mart 2018 de Bulgaristan Varna’da tekrar AB yetkilileriyle bir araya geldiler. Yeni bir rasyonel söylem geliştirmek için.

Beyler yapmayın. Artık rasyonel söylem dönemi geçilmiştir. Biz hala Hülya görmekteyiz. Neden mi?

Sıralayalım

  • Türkiye demokrasi rotasından çıkıp totaliter bir tek adam rejimine doğru ilerlemektedir.
  • Türkiye de insan hak ve özgürlükleri noktasında yapılan ihlaller haddini aşmıştır
  • Tutuklu gazeteci, siyasetçi, öğrencilerin sayısı dünyada ilk sırada yerini almaktadır
  • Türkiye artık monolog ülkesi haline gelmiş tek bir adamın ağzından çıkan sözlerle yönetilmeye başlanmıştır
  • Adalet olgusu tamamen dibe vurmuş. Toplumsal ahlaksızlıklar tavan yapmıştır. (Taciz, Tecavüz, Hırsızlık, Yolsuzluk…)
  • Yargı olduğu gibi siyasi otoritenin kontrolüne girmiştir.
  • Yapılan seçimlere şaibeler gölge düşürmüştür. AB gözlemcilerinin not defterlerinde bunlardan bahsedilmektedir.
  • Kuvvetler ayrılığı tamamen köşeye atılmış, tek elde toplanan bir güç modeli hedef olarak belirlenmiş ve benimsenmiştir. Uygulamaları çok acı sonuçlar vermektedir.
  • İktidar yolsuzluk söylentileriyle çalkalanmış ve yüzsüzce üzerlerini kapatmıştır.
  • Muhalefet partilerinin belediye başkanları, milletvekilleri, yöneticileri anlamsız ve anayasaya aykırı bir şekilde cezalandırılmaya başlanmıştır.
  • Basın susturulmuş, tarafsızlık ilkesi tümüyle ihlal edilmiştir. Tek sesli bir iktidar medyası artık ülkede egemen durumda.
  • Yazılana, çizilene uygulanan sansürler hat safhada.
  • Ekonomi çökmüş, orta sınıf kavramı ortadan kalkmış ve Zenginle Fakir arasında ki makas açılmıştır.
  • Çağdaş eğitim her şekilde örselenmektedir. Dini temelli eğitim dayatması iktidar tarafından yapılmaktadır.
  • Türkiye Dış politikada dibe vurmuş tüm dünyayla neredeyse sorun yaşayan bir ülke haline getirilmiştir.

Bunlar gibi sayamayacağımız nedelerden dolayı artık AB bir hülyadır. Bu iktidar ve bu anlayışla mümkün değil bu kilidin açılması. Rasyonel bir söylem gerekli ise eğer, işte rasyonel söylem budur. Kandırmayın bizi de kendinizi de beyler, siz bu kilidi açamazsınız.

Tüm bunların yanında burada bir Türkiye suçlaması yapmak doğru değildir. Nihayetinde Türkiye AKP iktidarından ibaret değildir. Dolayısıyla Batının ve AB’nin anlaması ve idrak etmesi gereken nokta budur.

Onlar asla Türkiye’yi geri plana atma lüksüne sahip değiller. Çünkü bu topraklarda inadına demokrasi ve adalet diyen milyonlarca insan var. Seslerini dünden daha fazla çıkartan kitleler var bu ülkede. Batı hayranlığı hiçbir zaman savunduğum bir anlayış olmamıştır. Ancak ne olursa olsun bu ulusun kurtuluşu, batının demokrasi ve adalet anlayışını benimsediğinde ve onların demokratik, adil kurumlarını içselleştirdiğinde olacaktır. Doğu bu sentezi yapacaktır, yapmak zorundadır. Ve her daim Batının da bir adım ötesinde bu noktada politika üreten rol model olacaktır.