Cihan Güner

Ayaz vuruyor…
Kentin duygusuz duvarlarını yalayarak coşturuyor Marmara’yı…
Ah keskin rüzgar.. Nasıl da korkutuyor şu yaman kalabalığı.. Nasıl da koşuyorlar ateş başlarına.. Üşüşüyorlar…
Ayaz vuruyor İstanbul’a. “Çekilin şu kentin ara sokaklarından, boşaltın mahallelerimi, çekilin konaklarınıza, odalarınıza gömülün” diyor keskin ayaz…
Kaç zamandır yazmıyorum… Kaç zamandır, vurmuyorum kalemimi yüreğimin üstüne.. Kelimeler incitmiyor kimliğimi.. Kim bilir kaç zamandır?
Kısmet ayazaymış. Koskoca kentin, o yaman kalabalığını evlerine, yalnızlıklarına ve kendilerini sorgulamaya iten şu keskin ayazlar da olmasa, aklımın ucundan bile geçmiyor olacaktın… Şu akşam üstü odama dönmemiş olacaktım…
Hangi akşam üstü dönsem odama, benliğime döner ve orada kalırım… Gözümün önünden akıp giden yaşam öykülerine dalarım.. Başkalarının yaşam öyküleri bunlar.. Bazıları için sevinir, bazıları için iç geçiririm.. Daha sonra sıra kendi yaşam öyküme gelir.. İşte o an takılıp kalırım. Başkalarının yaşam öyküleri hızla önümden geçerken, kendi yaşam öyküm resim halinde durur gözümün önünde…
Sonra eskilere çeker beni bu resim.. Bir an hüzünlerime gider, bir an sevinçlerime.. Ve öyle bir an olur, korkularımı görürüm o resimde… Onlardan hangilerini yenmişsem, gülümseyerek bakarım.. Hangi korkularım benimle birlikte yaşamaya başlamışlarsa, hatırladıkça ürpermeye başlarım.
Çünkü yenemediğim korkularım, halen benimledir.. Çünkü o küçük odada, benimle birlikte bir tek o korkular vardır.. Başbaşayızdır.. Ne kötü sırdaştırlar, bir bilsen…
Hani bir olsan da yakınlarda bir yerlerde.. Hani, dursan beni bekler bir halde.. Hava ne kadar soğuk, desen.. Isıtsam ellerini. Marmara’ya yürüsek.. Yürüsek ayazın üstüne üstüne. Yalnızlığın, terk edilmişliğin, yürek sızılarının, buhranla geçen onca zamanın üstüne üstüne yürüsek..
Hani şu ayaz, hani şu boş sokaklar, hani coşa coşa, haykıra haykıra, “gel artık” diye bağıran Marmara.. “Yıkılmak üzereyim” diye zavallılaşan yelkenliler.. O keskin ayazda “beni bul, kurtar, bak buradayım işte, üşüyorum” diyen sokak çocukları.. İşte onların acısınca, onların sesiyle çağırıyorum bu kez seni… Gel artık.. Yıkılmak üzereyim.. Bak buradayım işte.. Üşüyorum..
Ayaz vuruyor Marmara’ya… Soğuk memleketin çocuklarını üşütmez, diyorlar. Tunceli’nin çocuğuyum ben. Altı ayı kar, altı ayı boran fırtına… Altı ayı kapalı yol.. Altı ayı gocuk. Altı ayı çizme. Altı ayı yün çorap… Altı ayı ayazlı Tunceli’nin çocuğuyum ben.. Peki neden bu titreyiş… Neden şu koca kent sobalarına üşüşürken, ben o kara resme dalıyorum.. Yanımda duran şu elektirik sobası neden?.. Bilmiyor mu ki ben altı üstü karla kaplı Tunceli’nin çocuğuyum, işlemez bana ayaz… Bilmiyor mu bunu?
Bilmiyor mu ki benim titremelerim soğuk ayazdan değil… Benim titlemelerim, bir reddediliş sabahından… Benim titremelerim yürek sızısından…
Benim titremelerim üstüne üstüne yürüyemediğim Marmara’dan…
Benim titremelerim yardan…